"Benimle aynı düşüncede olmayan insan düşman değildir; Sadece benimle aynı düşüncede olmayan başka bir insandır." (Alıntı)

FİKİR KENTİ - Son Eklenenler ...

25 Şubat 2008 Pazartesi

Hayat Dersleri

BEŞ ÖNEMLİ DERS

Birinci Ders:
Okuldaki ikinci ayımda, hocamız test sorularını dağıttı. Ben okulun en iyi ögrencilerinden biriydim. Son soruya kadar soluk almadan geldim ve orada çakıldım kaldım. Son soru söyleydi :
"Hergün okulu temizleyen hademe kadının ilk adı nedır ?"
Bu her halde bir çeşit şaka olmalıydı. Kadını, yerleri sılerken, hemen hergün görüyordum. Uzun boylu, siyah saçlı bir kadındı. 50'lerinde falan olmalıydı. Ama adını nerden bilecektim ki ! Son soruyu yanıtsız bırakıp kağıdı teslim ettim. Süre biterken bir öğrenci, son sorunun test sonuclarına dahil olup olmadığını sordu. "Tabii, dahil" dedi, Hocamız...
"İş yaşamınız boyunca insanlarla karşılaşacaksınız. Hepsi birbirinden farklı insanlar. Ama hepsi sizin ilginiz ve dikkatinizi hak eden insanlar bunlar.
Onlara sadece gülümsemeniz ve 'Merhaba' demeniz gerekse bile..." Bu dersi hayatım boyunca unutmadım. Hademenin adını da... Dorothy idi.

İkinci Ders :
Bir gece vakit gece-yarısına doğru Alabama Otoyolunun kenarında duran bir zenci kadın gördüm. Bardaktan boşanırca yağan yağmura rağmen,bozulan arabasının dışında duruyor ve dikkati çekmeye çalışıyordu. geçen her arabaya el sallıyordu. Yanında durdum. 60'lı yıllarda bir beyazın bir zenciye, hem de Alabama'da, yardıma kalkışması pek olağan şeylerden değildi. Onu kente kadar götürdüm. Bir taksi durağına bıraktım.Ayrılırken ille de adresimi istedi, verdim. Bir hafta sonra, kapım çalındı. Muazzam bir konsol televizyon indiriyordu adamlar. Bir de not ekliydi, armağanda... "Geçen gece otoyolda bana yardımınıza teşekkür ederim. O korkunç yağmur sadece elbiselerimi değil, ruhumu da sırılsıklam etmişti. Kendime güvenimi yitirmek üzereydim, siz çıka geldiniz. Sizin sayenizde ölmekte olan kocamın yatağının baş ucuna zamanında ulaşmayı başardım. Biraz sonra son nefesini verdi. Tanrı bana yardım eden sizi ve başkalarına karşılık beklemeksizin yardım eden herkesi kutsasın... En İyi Dileklerimle,
Bayan Nat King Cole."

Üçüncü Ders :
Size Hizmet Edenleri Hep Hatırlayın...
Bir pastanın üç otuz paraya satıldığı günlerde 10 yaşında bir çocuk pastaneye girdi. Garson kız hemen koştu... Çocuk sordu:
"Çikolatalı pasta kaç para ?"
"50 Cent."
Çocuk cebinden çıkardığı bozukları saydı. Bir daha sordu:
"Peki, Dondurma Ne Kadar ?"
"35 Cent." dedi garson kız, sabırsızlıkla. Dükkanda yığınla müşteri vardı.ve kız hepsine tek başına koşuşturuyordu. Bu çocukla daha ne kadar vakit geçirebilirdi ki...Çocuk parasını bir daha saydı ve "Bir dondurma alabilir miyim, lütfen ?" dedi.Kız dondurmayı getirdi. Fişi tabağın kenarına koydu ve öteki masaya koştu. Çocuk dondurmasını bitirdi. Fişi kasaya ödedi. Garson kız masayı temizlemek üzere geldiğinde, gözleri doldu, birden. Masayı sanki akan gözyaşları temizleyecekti. Boş dondurma tabağının yanında çocuğun bıraktığı 15 Cent'lik bahşiş duruyordu..

Dördüncü Ders :
Yolumuzdaki Engeller...
Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuştu. Bakalım neler olacak diye gözlüyor... Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları, saray
görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar. Hepsi kayanın etrafından dolasıp saraya girdiler. Pek çogu kralı yüksek sesle eleştirdi.
Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolları temiz tutamıyordu.Sonunda bir köylü çıkageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu.Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı ve ıkına sıkına itmeye başladı. Kan ter içinde kaldı ama, sonunda, kayayı da yolun kenarına çekti. Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir kesenin durduğunu gördü.Açtı... Kese altın doluydu. Bir de kralın notu vardı içinde..."Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir." diyordu kral.Köylü, bügün dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders almıştı."Her engel, yaşam koşullarınızı daha iyileştirecek bir fırsattır."

Beşinci Ders :
Önemli Olan Vermektir..
Yıllar önce hastanede çalışırken, ağır hasta bir kız getirdiler. Tek yaşam şansı, beş yaşındaki kardeşinden acil kan nakli idi. Küçük oğlan aynı hastalıktan mucizevi bir şekilde kurtulmuş ve kanında o hastalığın mikroplarını yok eden antikorlar oluşmuştu. Doktor durumu beş yaşındaki oğlana anlattı ve ablasına kan verip vermeyeceğini sordu. Küçük çocuk bir an duraksadı. Sonra derin bir nefes aldı ve "Eğer kurtulacaksa, veririm kanımı" dedi.
Kan nakli yapılırken, ablasının gözlerinin içcine bakıyor ve gülümsüyordu.Kızın yanaklarına yeniden renk gelmeye başlamıştı, ama küçük çocuğun yüzü de giderek soluyordu...
Gülümsemesi de yok oldu. Titreyen bir sesle doktora sordu :
"Hemen mi öleceğim ?"
Ufaklık, doktoru yanlış anlamıştı, ablasına vücudundaki bütün kanı verip, öleceğini düşünüyordu.
.

(İnternetten)

İlginç Fotograflar...


21 Şubat 2008 Perşembe

Bir Hayat Dersi : Kapıcı ve Kuşlara Ekmek... (Canlıyı Sevmek)

Ekteki resimler bir kapıcının ne kadar kocaman yüreği olduğunu kanıtlıyor. Kapıcımız İsmail,dünki yoğun kar yağışında ve fırtınada marketten kendi parasıyla aldığı ekmekleri kurumuş ağaç dallarına,kuşların yemesi için asıyordu.Bu manzarayı görebilmenizi çok isterdim,ağlayarak onu izledim ve camı açıp avazım çıktığı kadar,en zengin insandan daha zenginsin sen İsmail diye bağırmışım.
Bütün apartman görevlilerinede İsmail in bu yaptığının örnek olacağını düşünüyorum.Zira,bu haber 18.02.2008 tarihli Hürriyet gazetesi tarafından haber yapıldı. İsmail, bir tanesi spastik özürlü olmak üzere üç tane çocuk babasıdır.Kıtkanaat yönetimin verdiği asgari ücret ve bizim arada sırada olan bahşişlerimizden geçimini sağlıyor.Hayatlarında yürüme ve konuşma engelli Meryem lerinin dışında kuşlarada emek harcayan ve yüreklerini açan bu aileye huzurunuzda teşekkür ediyorum.

Sevgilerimle

Sema Mandev






18 Şubat 2008 Pazartesi

Batı Şeria'dan en içten Sevgilerle...


Almanların, (utanç) duvarı olarak nitelediği Doğu ve Batı Almanya 'yı ayıran duvarın bir benzerini de israil yapmakta. Hollandalı bir yardım kuruluşu da, Batı şeria'da bu utanç duvarının üzerine aşk sözcükleri yazıyor. buraya tıklayarak duvar ve perde(tel örgü)nin üzerine yazılmasını istediğniz (aşk) mesajı(nı) onlara yolluyorsunuz onlarda 30.-€ ücret karşılığında bunu yazıyorlar ve size 3 adet fotoğrafını yolluyorlar. ödenen paraların bir çoğu kullanılan sprey boyalara ve filistinde bulunan sivil toplum örgütlerine veriliyor. çok garip, insanları ayırmak için yapılan bir duvar, farkında olmadan insanları bir araya getiriyor.


(Fenerbahçe 'liler bu imkandan yararlanalım. FB 'nin reklamı olur.)
Şaka bir tarafa ortada vahim bir durum var ama insanlar bundan da bir çıkar elde etmenin yolunu bulmuşlar.

Buradan Alıntıdır...

Yael Naim _ New Soul

Blogları dolaşırken rastladığım bu şarkı çok hoşuma gitti ve buraya alıyorum.
Dinleyin hak vereceksiniz...





14 Şubat 2008 Perşembe

POLİTİKA NEDİR ?

Politika Nedir?

iste budur :

Çocuk babasina sorar: "baba politika nedir?"

Baba söyle der: "bak oglum, ben eve para getiriyorum, öyleyse ben kapitalistim.

Annen parayi yönetir, öyleyse o hükümettir.

Deden paranin dogru idare edilip edilmedigine dikkat eder, öyleyse o
da sendikadir.

Hizmetçi kiz ise isçi sinifidir.

bizlerin ise tek hedefi vardir, senin rahatligin. Dolayisiyla sen de halksin ve altinda bezi ile yatan küçük kardesin ise gelecektir.

Söyle bakalim anlayabildin mi?"

Çocuk düsünür ve o gece babasinin anlattiklarini düsünecegini söyler.

Gece yarisi cocuk uyanir. Çünkü kücük kardesi altini pisletmistir ve aglamaktadir.

Ne yapacagini bilemeyen çocuk anne ve babasinin yatak odasina gider.

Annesi yalniz ve derin bir sekilde uyumaktadir, öyle ki onu uyandiramaz.

Hizmetçi kizin odasina gider. bakar ki babasi hizmetçi kizla yatmaktadir.

Dedesi de pencereden gizlice onlari izlemektedir.

Hepsi öyle mesguldürler ki çocugun orada oldugunu farketmezler bile.Çocuk hiçbir sey yapamadan yatagina geri döner.

Ertesi sabah baba çocuga kendince politikanin ne oldugunu anlatmasini
ister.

-"evet" der çocuk, "kapitalizm" isçi sinifini kötüye kullaniyor... sendika bunu seyrediyor... Bu arada hükümet uyuyor... Halk ise dikkate alinmiyor... ve gelecek bokun içinde yatiyor!

iste politika budur..!

(Alıntıdır)

8 Şubat 2008 Cuma

5 Şubat 2008 Salı

1 Şubat 2008 Cuma

İlginç Fotograflar...


Gerçek dostu düşünmüş insanoğlu tebrikler...

En Sadık dost'a...
(Alıntıdır)

31 Ocak 2008 Perşembe

İki Yaşanmış Hikaye ...


STANFORD


Kaba saba, soluk, yıpranmış giysiler içindeki yaşlı çift, Boston treninden inip utangaç bir tavırla rektörün bürosundan içeri girer girmez, sekreter masasından firlayarak önlerini kesti..

Öyle ya, bunlar gibi ne idüğü belirsiz taşralıların Harvard gibi üniversitede ne işleri olabilirdi?

Adam, yavaşça rektörü görmek istediklerini söyledi. İşte bu imkansızdı..

Rektörün o gün onlara ayıracak saniyesi yoktu.. Yaşlı kadın, çekingen bir tavırla; "Bekleriz" diye mırıldandı..

Nasıl olsa bir sure sonra gideceklerdi.. Sekreter sesini çıkarmadan masasına döndü.. Saatler geçti, yaşlı çift pes etmedi. Sonunda sekreter, dayanamayarak yerinden kalktı. "Sadece birkaç dakika görüşseniz, yoksa gidecekleri yok" diyerek rektörü iknaya çalıştı.

Anlaşılan çare yoktu..

Genç rektör, isteksiz bir biçimde kapıyı açtı. Sekreterin anlattığı tablo içini bulandırmıstı. Zaten taşralılardan, kaba saba köylülerden nefret ederdi. Onun gibi bir adamın ofisine gelmeye cesaret etmek, olacak şey miydi bu? Suratı asılmış, sinirleri gerilmişti.

Yaşlı kadın hemen söze başladı. Harvard´da okuyan ogullarını bir yıl önce bir kazada kaybetmişlerdi.

Oğulları, burada öyle mutlu olmuştu ki onun anısına okul sınırları içinde bir yere bir anıt dikmek istiyorlardı.

Rektör, bu dokunaklı öyküden duygulanmak yerine öfkelendi.

"Madam" dedi sert bir sesle, "Biz Harvard´da okuyan ve sonra ölen herkes için bir anıt dikecek olsak, burası mezarlığa döner..."

"Hayır, hayır" diyerek haykırdı, yaşlı kadın.. "Anıt değil.. Belki, Harvard´a bir bina yaptırabiliriz". Rektör yıpranmış giysilere nefret dolu bir nazar fırlatarak "Bina mı?" diyerek tekrarladı. "Siz bir binanın kaça mâl olduğunu biliyor musunuz? Sadece son yaptıgımız bölüm yedi buçuk milyon dolardan fazlasına çıktı.."

Tartışmayı noktaladıgını düşünüyordu. Artık bu ihtiyar bunaklardan kurtulabilirdi...

Yaşlı kadın, sessizce kocasına döndü :

"Üniversite inşaatına başlamak için gereken para buymuş? Peki, biz niçin kendi üniversitemizi kurmuyoruz, o halde?"

Rektor´un yüzü karmakarısıktı.. Yaslı adam başıyla onayladı. Bay ve bayan Leland Stanford, dışarı çıktılar. Doğru Californiaya´ya, Palo Alto´ya geldiler. Ve Harvard´ın artık umursamadıgı oğulları için onun adını ebediyyen yaşatacak üniversiteyi kurdular.

Amerika´nın en önemli üniversitelerinden birini STANFORD´u.





ADOLPH ve RUDOLPH 'un ÖYKÜSÜ.

İkinci Dünya Savasi'nin hemen öncesinde Almanya'da bir kasabada iki kardes ayakkabi yapip satmak üzere bir atölye açarlar; Adolph ve Rudolph Dassler.

Savas sonrasi Adolph, Rudolph'a artik birlikte çalismak istemedigini, kendine ayri imalathane açacagini söyler. Rudolph saskindir. Ufacik kasabada iki kardes ayri imalathanelerde rekabet edeceklerdir.

Kardesine bunun mantikli olmayacagini, bu ufak kasabada zaten insanlarin sayili ayakkabi satin aldiklarini, ikisinin birden iflas edecegini söylese de Adolph bu uyariyi dikkate almaz ve kendine yeni bir ayakkabi imalathanesi açar.

Gerçekten de aralarinda kiyasiya bir rekabet baslar. Rekabetleri dogduklari kasaba sinirlarini dahi asar.
Iki kardes ayrildiktan sonra birbirlerine küsmüslerdir ve Adolph 1978 yilinda öldügünde tam 29 yildır darginlardir.

Bugün iki firmanin genel merkezi de bu ufak kasaba Herzogenerauch'tadir. Adolph Dassler'in ayakkabi sirketinin adi ADIDAS, Rudolph'un ki ise PUMA'dir.



(Alıntıdır)

Bir Başkadır Yurdum İnsanı !!! Devrik Trenle bile hatıra fotografı çektirir...

(Alıntıdır)

29 Ocak 2008 Salı

TIP DÜNYASINDA ÖN YARGILAR

Hijyenin önemini fark ederek anne ve çocuk ölümlerinin azalmasını sağlayan Semmelweis, meslekten men edildi ve akıl hastanesinde hayatını kaybetti. Mikroskobu geliştiren Leeuwenhoek mikroorganizmaları rapor edince delilikle suçlandı...

Tıp tarihinde bilim adamları yüzyıllar boyunca en çok meslektaşlarının ön yargılarıyla savaşırken, insanlık tarihine trajedi olarak geçen olaylar löseminin tedavisi ve kemik iliği naklinde çığır açtı.

Doç. Dr. Mustafa Çetiner’in “Sağlığınıza” kitabından derlenen bilgilere göre, bilim adamları yüzyıllar boyunca en çok meslektaşlarının ön yargılarıyla savaştı. Hijyenin önemini fark ederek anne ve çocuk ölümlerini azalmasını sağlayan Semmelweis, meslekten men edildi ve akıl hastanesinde hayatını kaybetti.

Mikroskobu geliştiren Leeuwenhoek da mikroorganizmaları rapor edince delilikle suçlandı. İnsan ve hayvan ölüleri üzerinde otopsi yapmak isteyen Marcello Malpighi’nin evine iki kez saldırı düzenlenirken, kimsenin iş vermediği Burkitt, Afrika’daki çalışmaları sırasında kendi adını taşıyan lenfomanın varlığını fark etti. Tek başına 16 bin kilometre yol kateden Burkitt, lenfoma ile çevresel faktörlerin, virüslerin ve iklimin ilişkisini gösterdi. Bir gözü görmeyen ve ‘kör cerrah’ olarak bilinen Burkitt, kimse İngiltere’de iş vermediğinden Afrika’da çalışmak zorunda kalmıştı.

İnsanlık tarihinde trajedi olarak yer alan bazı olaylar ise löseminin tedavisi ve kemik iliği naklinin önünü açtı.


“Hijyen İstedi, Meslekten Men Edildi”
Dr. Phillippe Ignace Semmelweis, yaklaşık 150 yıl önce, çalıştığı hastanede, ebelerin yaptırdığı doğumlarda anne ölümlerinin, doktor veya tıp öğrencileri tarafından gerçekleştirilenlere göre çok düşük olduğunu fark etti. Bunun nedenini doktorların otopsi sonrası ellerini yıkamadan doğrudan doğumlara girmesine bağlayan Semmelweis, kliniğinde sıkı bir el yıkama uygulaması başlattı.

Anne ölüm oranını, 3 haftada yüzde 22’den yüzde 3’e düşürmeyi başaran Semmelweis’in el yıkama önerisini hekimlik için onur kırıcı bulan Viyana Tabip Odası, onu meslekten men etti. Semmelweis, yoksulluk içinde bir akıl hastanesinde yaşamını yitirdi.

“Mikroorganizmaları Rapor Etti, Deli Dediler”
17. yüzyıla kadar insanlara erdem, kardeşlik, yurtseverlik, cesaret gibi sözcükleri hatırlatan kanın bilimsel anlamını kazanması Antoni Van Leeuwenhoek’in mikroskobu geliştirmesiyle başladı. Ünlü yazar Goethe’nin bile “teleskop gibi insanın kafasını karıştıran anlamsız bir alet” olarak gördüğü mikroskobu, kumaş tüccarı olan Leeuwenhoek, kumaşlarının kalitesini anlamak için geliştirdi. Mikroskop ile 1674 yılında kandaki kırmızı küre hücrelerini fark ederek tüm ezberleri değiştiren Leeuwenhoek, kırmızı hücreleri rapor etmesiyle birlikte deli olarak olarak suçlandı ve aşağılandı. Leeuwenhoek, 1676 yılında ‘infusoria’ adını verdiği ilk hücreyi tanımladığında da birçokları bu buluşu gereksiz yere uydurulmuş bir yalan saydı. Saygın tüccarlık kariyeri sona eren Leeuwenhoek’e, özellikle löseminin tedavisinde insanlığın ona çok şey borçlu olduğu, yıllar sonra ortaya çıktı.

“Evine Saldırdılar”
Marcello Malpighi, 1628 yılında İtalya’da Bolonya yakınlarında doğdu, 20 yaşındayken kendini tıp bilimine adamaya karar vererek insan ve hayvan ölüleri üzerinde araştırmalar yapabileceği bir akademiye girmek istedi. Malpighi’nin otopsi yapmak istemesi, bu araştırmaların aleyhindeki yöneticileri öfkelendirdi ve Bolonya Üniversitesinden meslektaşları aleyhine kampanyalar başlattı. Malpighi’nin mesleğinde ilerlemesine engel olmak için uzun yıllar zorluk çıkartmaya devam ettiler, hatta evine iki kez saldırı düzenlendi. Her şeye rağmen 28 yaşındayken üniversitede profesör olan Malpighi’nin çalışmaları değerini buldu ve Royal Society üyeliğine getirildi. Hayatının son yıllarında Roma’da Papa’nın özel hekimi olan Malpighi, 1694’te bu şehirde öldü.

“Tek Gözlü Cerrah”
Küçükken amcasını örnek alarak misyoner olmak isteyen İskoç Denis Parsons Burkitt, cerrah olduğunda tek gözünü kaybetti. Bu nedenle kimsenin iş vermediği Burkitt, II. Dünya Savaşı sırasında, İngiltere tarafından doktor açığı olan Afrika’daki kolonilerde çalışmaya yollandı. Burkitt, Uganda’da çalışmaya başladı. Afrika’da 16 bin kilometre yol yapan Burkitt, diyabet, kalp hastalıkları ve bazı kanserlerin 3. dünya ülkelerinde görülmediğini fark etti. Modern epidemiyolojinin (toplumda hastalık, kaza ve sağlıkla ilgili durumları inceleyen bilim dalı) babası kabul edilen Burkitt, kendi adıyla literatüre giren “burkitt lenfoma”yı tanımlayan kişi oldu.

Bir Savaş Çirkinliği Lösemililerin Kaderini Değiştirdi
Tıp tarihinde önemli yere sahip olan savaşlar, löseminin tedavisi ve kemik iliğinde çığır açtı. Lösemililerin kaderinin değişmesi, bir başka insanlık trajedisi sayesinde oldu. I. ve II. Dünya savaşı sırasında hardal gazının kemik iliği üzerine toksik etkisi gözlendi. Hardal gazına maruz kalan askerlerde kandaki hücre değerleri düşüyordu. Hücre sayılarının yüksek olduğu lösemi hastalığında bu etkinin, lösemi hücrelerinin yapımını engelleyebileceği düşünüldü. Böylece 1943 yılında hardal gazının bir türevi olan “nitrojen mustard” tedavide kullanılmaya başlandı. O günün koşullarında kabul edilebilir bir yan etkiye sahip olan ilaç, hastalarda geçici bir iyilik hali sağlıyordu.

Nükleer Kaza, Kemik İliği Naklinin Yolunu Açtı
Eski Yugoslavya sınırları içinde bir reaktörde 1959 yılında meydana gelen nükleer kaza ise kemik iliği uygulamalarının başlangıcı oldu. Kaza sonucu reaktörde çalışanların bir kısmı radyasyonun etkisiyle ciddi kemik iliği yetmezliğine girdi. Bu kazazedelerden 6’sına Fransız doktor Mathe ve ekibi tarafından kemik iliği nakli uygulandı ancak sonuç tam bir başarısızlıktı. Bu ekip 1963 yılında kemik iliğinin başarıyla nakledildiği bir lösemi hastası bildirdi. 20 ay yaşatılan hasta enfeksiyon nedeniyle kaybedildi.

Naziler Sigaraya Karşıydi
İnsanlık tarihinin en kanlı sayfalarından birini yazan Nazi Almanya’sı, sigarayla akciğer kanseri ilişkisini ilk kez gösteren çalışmalara sahne oldu. 1939 yılında yapılan bu çalışma, akciğer kanseriyle sigaranın ilişkisini gösteren ilk örnekti. 1942 yılında akciğer kanseriyle sigaranın ilişkisini gösteren bir büyük çalışma, doğrudan Adolf Hitler’in kişisel hesaplarından gelen 100 bin mark ile finanse edilmişti. Nazi Almanya’sında sigara kullanımına karşı ciddi tepkiler vardı. Hermann Göring, askerin sokakta sigara içmesini yasakladı. Gazetelere de sigara karşıtı ilanlar verildi.

(Alıntıdır.)


28 Ocak 2008 Pazartesi

Sevgi üzerine bir hikaye...

Bir gün sormuşlar ermişlerden birine, "Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu
yaşayanlar arasında ne fark vardır?". "Bakın göstereyim..." demiş ermiş.

Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra
hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine derken, tabaklar içinde sıcak
çorbalar gelmiş. Arkasından da derviş kaşıkları denilen bir metre boyunda
kaşıklar. Ermiş: "Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz." diye de
bir şart koşmuş. "Peki..." demişler ve içmeye teşebbüs etmişler. Fakat o da
ne? Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar
ağızlarına. En sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar
sofradan.

Bunun üzerine "Şimdi..." demiş ermiş. "Sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım
yemeğe." Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar
gelmiş oturmuş sofraya bu defa. "Buyrun" deyince, her biri uzun boylu
kaşığını çorbaya daldırıp, karşısındaki arkadaşına uzatarak içirmiş. Böylece
her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan.

"İşte..." demiş ermiş: "Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve
doymayı düşünürse, o aç kalacaktır. Ve kim arkadaşını düşünür de doyurursa,
o da arkadaşı tarafından doyurulacaktır.

"ŞÜPHESİZ, HAYAT PAZARINDA DAİMA SEVGİYİ PAYLAŞANLAR KAZANÇTADIR."

(Alıntıdır)

En Çok Okunanlar...

Fenerbaçe taraftarıyım...

FOTOGRAF

KARİKATÜR ve MİZAH

YARARLI BİLGİLER

OTOMOTİV

Ziyaretçilerim...

Beğendiğim Sözler...

"Şükretmek, yaşamımıza daha çok şey katmanın mutlak yollarından biridir"
Marci SHIMOFF

"Devler gibi eserler bırakmak için, karıncalar gibi çalışmak lazım."

Necip Fazıl Kısakürek


"Dünya, Kötülük yapanlar yüzünden değil,
sayıları daha çok olduğu halde, seyirci kalıp hiçbir şey yapmayanlar yüzünden tehlikeli bir yerdir."
Albert Einstein.


Güneş; Işık ve Sıcağından yarar sağlamak için kendisine yalvarılmasını beklemez.
Sende güneş gibi ol, beklenen iyiliği senden istenmeden yap...
Epiktetos.



İnsan gülebildiği kadar insandır.
Moliere.


Hiç bir zaman çıktığın kapıyı hızla çarpma, geri dönmek isteyebilirsin.
Don Herald.


Unutma ki, ağzında bal olan Arı 'nın, kuyruğunda da iğnesi vardır..
John Lyly


Hayata değer bir yaşam,Sevmeye değer bir aşk, Dostluğa değer bir arkadaşlıktan asla vazgeçme.
Ne eksik ne fazlasını ara ve Seni üzenle asla uğraşma.
(Bilinmiyor)


Benim başarı konusunda bildiğim tek şey, Başarmak konusundaki kararlılıktır.
William Feather.


İnsan başkalarını aldatma alıştırmasını önce kendinde yapar.
Refik Halit Karay


Ben dostlarımı ne kalbimle ne de aklımla severim.
Olur ya ... Kalp durur ... Akıl unutur ...
Ben dostlarımı ruhumla severim.
O ne durur, ne de unutur ...
Hz.Mevlana

30.11.2007 den itibaren...

***